Anmeldung Registrierung
Auto Hell Dunkel
Erweiterte Suche

Tarihin Öteki Yüzü Archiv

232 Episoden
43 Minuten
II. Mahmud’un 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı lağvetmesi ile birlikte Bektaşiler için zor günler başlamıştı ama II. Mahmud’un halefi Abdülmecid’in (1839-1861) annesi Bezm-i Alem Valide Sultan’ın bir Bektaşi tekkesine gidip “Oğlum padişah olsun!’ diye dua etmesi, bu kötü durumun çok kısa sürdüğünü gösteriyor. Gerçekten de Nakşi şeyhleri göstermelik olmaktan ileri gidememiş, eski Bektaşi tekkelerinde yine Bektaşi önderlerinin sözü geçmişti. Amasya’ya sürülen Hamidullah Çelebi de 1834’te affedilerek Hacıbektaş’a dönmüştü. Abdülaziz zamanında İmparatorluğun değişik yerlerinde ve özellikle Mısır’da Bektaşi tarikatı toparlanmaya başladı. Mısır Hidivleri siyasi amaçları doğrultusunda Bektaşileri destekledi. Bektaşileri Farmasonluğa sokan Mısır Hidivi Mustafa Fazıl Paşa idi. Bektaşileri Arnavutluk’ta bir devlet kurmak istedikleri için sıkı takibe alan II. Abdülhamid bile Topkapı’da eski Bektaşi dergâhı olan Takkeci Baba Dergâhı'nın yerine yeni bir dergâh inşa etmelerine izin vermişti. Ancak bunlara rağmen Bektaşiler kendilerini diğer tarikatların içinde gizlemeye devam etmiştir. II. Abdülhamid’i devirip tahta kukla V. Mehmed Reşad’ı çıkaran İttihatçıların ve onların devamı olan Kemalistlerin Bektaşilik ile ilişkisi ise tek tip olmadı.
55 Minuten
Yesevilik, Haydarilik, Vefailik ve Kalenderiliği kaynaştıran Babai hareketi kökenli Abdalan-ı Rum (Abdallık) hareketinin devamı olan Bektaşiliğin kurucusu olarak kabul edilen Bektaş’tan dönemin resmî kronikleri, hatta sûfî kaynakları bile bahsetmez. Ancak ne Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ne Yûnus Emre ne de Anadolu’da yaşamış başka hiçbir sûfî onun kadar güçlü bir kutsallaştırmanın konusu olmuştur. Kendisinden söz eden kaynakların en eskisi 1240’daki Babailer Ayaklanması’nın manevi lideri Baba İlyâs’ın torunu Elvan Çelebi’nin aile tarihidir. Ama burada çok kısa bir bilgi vardır. Hacı Bektâş-ı Velî hakkında ikinci kaynak, vefatından yaklaşık yüz yıl sonra, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin torunu Ulu Ârif Çelebi’nin emriyle Ahmed Eflâkî tarafından kaleme alınan Menâḳıbü’l ârifîn adlı Farsça eserdir. Bu eserde de Hacı Bektâş-ı Velî hakkında kısa bir pasaj vardır. XV. yüzyılın sonlarına ait bir başka önemli kaynak ise yine 1240’ta Selçuklu’ya karşı ayaklanan Baba İlyâs’ın soyuna mensup bir sûfî tarihçi olan Âşıkpaşazâde’nin Tevârîh-i Âl-i Osmân adlı eseridir.
46 Minuten
Bazı kaynaklara göre 10 Muharrem 637 (12 Ağustos 1239) Cuma günü, bazı kaynaklara göre ise 1 Ağustos 1240 Çarşamba günü başlayan Babai İsyanlarının mahiyetini anlamak için biraz önceye gitmek gerekir. 1211’de Rum (Anadolu) Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölümü üzerine oğulları I. İzzeddin Keykavus ve I. Alaaddin Keykubad arasındaki iktidar mücadelesi ülkenin toplumsal dokusuna ve ekonomik durumuna çok zarar vermişti. 1220’de I. Alaaddin Keykubat’ın tahta çıkmasıyla düzen sağlanmış görünüyordu ancak kötü günler yakındı.
47 Minuten
Ezidilerin inançları Kitab-ı Cilve (Tecelli Kitabı) ile asılları ile kopyaları yüzlerce yıl önce kaybolan Mushaf-ı Reş (Kara Kitap) adlı iki kutsal kitapta anlatılan yaratılış efsaneleri üzerine kurulu. Ancak bu kitaplar günümüze kadar ulaşmadığı için, Ezidilik inancı esas olarak gelenekle biçimlenmiş, Irak’ta ya da Ermenistan’da yaşayan Ezidiler için kutsal olanla Türkiye’de yaşayan Ezidiler için kutsal olan farklı olmuş. Türkiye kamuoyunda yanlış bir biçimde "Şeytana Tapanlar" diye karalanan Ezidilerin inançları arasında ne şeytana tapmak, ne de kötülüğü sembolize eden şeytan var. Dahası, Şeytan kelimesini ve anlamca buna benzeyen “kaytan”, “şad”, “şer”, “melun” ve “lanet” gibi kelimeleri telaffuz etmeleri bile yasak. Anlaşılan Ezidiler, hem Müslümanlıkta ve Hıristiyanlıkta yeri olmayan Melek Tavus’un halkı olmanın, hem de egemen Türk ve Arap etnisitesinden olmak yerine Kürt olmalarının cezasını çekiyorlar. Ne de olsa “öteki"nin -hele de azınlık ise- "kendinden daha aşağı ve kötü olduğu” fikri, insanlık tarihinin en eski negatif bilgisi.
43 Minuten
1943 yılının Temmuz ayının son günlerinde, Van’ın Özalp İlçesi’nde yaşanan ve Türk tarih yazımına “33 Kurşun Olayı”, Kürt tarih yazımına “Geliyê Sefo” (Seyfo Deresi/Geçidi Katliamı) diye geçen o meşum olayın içyüzünü ortaya çıkarmak, henüz tam olarak mümkün olmadı çünkü olayı soruşturan Genelkurmay Askerî Mahkemesi kayıtları araştırmacılara hâlâ açılmadı. Ancak yıllar sonra ortaya çıkan ayrıntıları bir araya getirince, tarihe “33 Kurşun Olayı” diye geçen meşum olayın şöyle geliştiği anlaşılıyor: 1940’ların başlarında, Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel, Özalp Jandarma Kumandanı Vasfi Bayraktar ve Hudut Tabur. Kumandanı Binbaşı Şükrü Tüter (bazı kaynaklarda Tutar diye geçer) devletin zafiyetlerini yüzünden bir türlü sağlanamayan sınır güvenliğini kendilerine sadık adamlardan oluşturulan çetelere havale etmişlerdi. 1943 yılının yaz aylarından birinde, bu çetelerden biri, İran’da yaşayan Milan (Milânengiz veya Milânlar) Aşireti reisi Mehmedi Misto’ya ait hayvanlardan, bazı tanıklara göre 400-500'ünü, bazı tanıklara göre ise 1.500-2.000 kadarını kaçırıp Türkiye’ye getirmişlerdi. Türk istihbarat belgelerinde, dedelerinin Birinci Dünya Savaşı’nda Ruslara karşı Osmanlı Devleti’ne hizmet ettiği, kendisinin de olayın yaşandığı 1943 yılında dahi Türk istihbaratı için çalışmakta olduğu kayıtlı olan Mehmedi Misto, olay üzerine Özalp Kaymakamı’na bir mektup yazmış ve “Gasp edilen hayvanlarımı bana iyilikle iade ediniz. Ben sizin dostunuzum. Ricamı kabul etmezseniz bu hayvanlarımı aynı usûlle geri alabilirim. Fakat bu takdirde Türk Hükûmeti’nin haysiyeti rencide olur. Buna sebebiyet vermeyiniz” demişti. Kaymakam haksızlığını kabul etmek bir yana "Haddini bil, gelip karını da koynundan alırız" cevabıyla olaylar çığrından çıkmıştı.
49 Minuten
Yunanca “Olimpiyat” kelimesi, sanıldığı gibi oyunların şerefine yapıldığı Yunan mitolojisinin baş tanrısı Zeus’un oturduğu Olimpos Dağı’ndan değil, muhtemelen Olimpia Şehir Devleti’nden geliyor. Olimpia’daki ilk atletizm müsabakalarının kaç yılında yapıldığı konusunda pek çok rivayet var. MÖ. 1. yüzyıl tarihçisi Diodorus’un belirttiğine göre 117. Olimpiyat’tan üç yıl sonra bir güneş tutulması meydana gelmişti. Bu tutulma, eğer MÖ 310 yılındaki güneş tutulması ise, ilk olimpiyatın MÖ 776'da başladığı hesaplanıyor. Bazı araştırmacılar ise, MÖ 9. yüzyıl yazarı Homeros’un Illiada adlı destanındaki atlet tasvirlerinden hareket ederek, olimpiyatları çok daha önceye götürüyorlar. MÖ 586 yılından itibaren Olimpia’dan başka Pythia, Nemea, Isthmia, Elis ve Pisa şehir devletlerinde de yapılan olimpiyatların ilk altı yüzyılında yarışmalara sadece Yunanca konuşan özgür ve genç erkekler’ katılabilirmiş, ancak MS 2. Yüzyılda Yunan yarımadasının Romalıların eline geçmesinden sonra yarışmalara Yunan olmayanların katılmasına da izin verilmiş.
41 Minuten
Tütün, patlıcangiller (Solanacease) familyasından altmış dört cinsi içinde barındıran, bilimsel adı “nicotiana” olan türün bir üyesi. Tütünün ana vatanının Asya mı, Avustralya mı yoksa Amerika kıtası mı olduğu yolunda değişik teoriler varsa da genel kabul, tütünü Avrupa’ya tanıtan kişinin 1492 yılında Amerika Kıtası’nı “keşfeden” Kristof Kolomb olduğu. Kaynaklara göre, Kolomb’un adamları, tütünle ilk kez Venezuela kıyılarının açıklarındaki bugünkü adıyla Trinidad ve Tobago adalarında tanışmışlardı. Yerlilerin bir bitkinin yapraklarını bir çubuğa yerleştirdiklerini, daha sonra yakarak dumanını içlerine çektiklerini gören Kolomb ve arkadaşları, yerlilerin "tobacco" adını verdikleri tütünü Avrupa’ya getirdiklerinde bu kadar tutulacağını muhtemelen tahmin etmemişlerdi. Gerçekten de daha sonraki yıllarda Amerika kıtasına adını veren Amerigo Vespuci, dünyanın çevresini dolaşan Ferdinand Macellan ve Güney Amerika’daki Aztek uygarlığının sonunu getiren ve kıtayı İspanya’nın sömürgesi yapan Hernando Cortez gibi Kolomb’un ardılları, Kolomb ve yerliler gibi tütünün tiryakisi olmuşlardı. Onların da etkisiyle tütün Avrupa’da öyle bir moda olmuştu ki 1550’lere kadar, başta İspanya ve Portekiz olmak üzere, Belçika, İsviçre, İtalya, Fransa ve İngiltere’de tütün tanınıyor, hatta küçük çapta üretiliyordu. Tütünün Osmanlı coğrafyasına girişi ise 1570’lerde olmuştu...
43 Minuten
Hasan Sabbah ve adamları yani Haşhaşiler hakkındaki bilgilerimizin ezici bölümünü, Şiilik-Karmatilik-İsmaililik-Nizarilik zincirine düşman olan Sünni yazarlardan derlemiş bulunuyoruz. Resmi öğretiye göre Haşhaşilik, İslam dininde görülen mezhepsel kırılmanın ardından Şiiiliğe bağlı İsmailiye mezhebinin Nizari kolunu temel alan ve kendi çevresinde “Şeyhü’l Cebel” yani “dağın sahibi, dağın efendisi” olarak anılan İsmaili din adamı Hasan Sabbah tarafından 1090 yılında İran’da ele geçirilen Alamut kalesinde sınırları belirlenmiş bir tarikat öğretisinin genel adıdır. İsmaili kökenlere sahip olan Haşhaşilik öğretisini benimsemiş tarikat üyelerine “Haşhaşi” (çoğulu "Haşhaşin") denmektedir. Gerçekleştirmiş oldukları sayısız suikast ve terör eylemleri ile Batılı ve Doğulu birçok yazarı etkilemiş olan tarikatın kurbanları tarafından tarikata üye olanları tanımlamak için konulmuş Haşhaşi ismi tarikat örgütlenmesi hakkındaki rivayetlerde haşhaş bitkisinden elde edilmiş uyuşturucu ürünlerinin tüketiminin etkisiyle işlenmiş cinayetlerden gelmektedir. Bu hikâye Haçlılar tarafından Avrupa'ya, oradan Osmanlı'ya, oradan da günümüz Türkiye'sine taşınmış, özellikle son yıllarda iktidar sahiplerinin bazı siyasi muhalifleri için bolca kullandığı bir terim haline gelmiştir. Peki Hasan Sabbah ve öğretisi hakkında “öteki tarihçiler” ne der?
48 Minuten
2 Nisan 2021 tarihli Bal Tutan Parmağını Yalar başlıklı programda rüşvet, yolsuzluk tarihçemizin siyaset ve devlet teşkilatıyla ilintili serencamına şöyle bir göz atmıştık. Bu hafta da "dolandırıcı" diye tabir edilen şahısların hikayelerini paylaşmak istedim. İlk ünlü dolandırıcımız “Eyüplü Halit”, 1970’lere kadar İstanbul’da, İstiklal Caddesi’nde faaliyette bulunan ünlü erkek hazır giyim mağazası Mayer’in sahibi Georg Mayer’in 1978 yılında Türkischer Basar (Eugen Salzer Verlag) üst başlığıyla yayınladığı ve Türk Çarşısı Şark’ta Ticaretin Püf Noktaları (Kitabevi, 2008) başlığıyla çevirisi yayınlanan hatıratında yer alan kahramanlardan biri. Bu hatıratta Halit, 68 genç kadını evlenme vaadiyle dolandırmış bir kahraman olarak resmedilmekte, ancak hayatı hakkında daha fazla bilgi yer almamakta. Eksik kalanları Yaşar Danacıoğlu’nun hatıralarından yararlanarak Rıfat N. Bali tamamlıyor.
53 Minuten
Süryanilerin kökenine ilişkin tartışmalar, milliyetçilik akımlarının şiddetlendiği 19. yüzyılda ortaya çıktı. Bugün özellikle diasporada, tarihlerini Asurlulara götürenlerle, ilk Hıristiyan topluluklarından Aramilere götürenler arasında ateşli bir tartışma sürüyor. Asurlular en eski yazılı belgeleri MÖ 2000 yıllarına ait olan Mezopotamyalı bir şehir devleti halkı. Mezopotamya kavimlerinin karışımı olduğu iddia edilen Aramiler ise tarih sahnesine MÖ 1400’lerde çıkmışlar. Tevrat’a göre, Aramiler ile Asurlular Nuh’un oğlu Sam’ın beş oğlundan ikisinin neslinden geliyorlar, ama MÖ 1000’li yıllarda birbirlerine düşman olmuş bu iki kardeş. Aramilerin en azından bir bölümü, 30’lu yıllarda Hıristiyanlığı kabul ederek 38 yılında Antakya Patrikliğini kurdular. Hıristiyanlığı kabul etmeyen Aramilerden ayırt etmek için, bu gruba Süryani denildi. Yani Süryani adı, kökeni Asur veya Arami olan bir halkın dinsel adı. Bu yüzden de bugün Süryani denince akla etnik vurgusuna göre dinsel vurgusu ağır basan etno-dinsel grup geliyor.
48 Minuten
Son zamanların popüler figürü olan eroin, afyondan elde edilen morfinin sentezlenmesiyle elde edilen bir kimyasal madde. Eroine benzer ilk madde, 1874 yılında Londra’daki St Mary's Hastanesinde çalışan İngiliz kimyacı C. R. Alder Wright tarafından sentezlendi. 23 yıl sonra 31 Ağustos 1897’de Almanya’daki Bayer ilaç firmasında çalışan kimyager Dr. Felix Hoffman afyon sakızının doğal türevi olan ve morfine benzeyen fakat ondan daha az bağımlılık yaratan kodeini elde etmek üzere çalışırken, kodeinden üç kat daha kuvvetli olan başka bir madde elde etti. Bayer bu maddeyi "heroin" olarak adlandırdı. Kelime Almancada “kahraman” anlamına gelen "heroisch" kelimesinden türetilmişti. Çok iyi bir ağrı kesici özelliği olan ilaç kanser ve tüberküloz hastaları üzerinde, savaşta yaralanan askerlerde ve hatta soğuk algınlığı etkilerini azaltmak için hiçbir yan etkisi olmadığı belirtilerek uzunca bir süre piyasada kaldı. Mucize ilaç olarak tanıtılan eroin çok kısa bir sürede bu iki kıtada yayıldı. 1910 yılına gelindiğinde ilacın yan etkileri olduğu anlaşıldı. 1912 yılında ise Bayer firması eroin üretimini tamamen durdurdu. Peki bu sırada Osmanlı ülkesinde neler oluyordu? Daha geniş bilgi için: Cengiz F. Erdinç'in Overdose Türkiye, Türkiye'de Eroin Kaçakçılığı, Bağımlılığı ve Politikalar (İletişim, 2004)
44 Minuten
Abdülaziz, babası II. Mahmud öldüğünde dokuz yaşındaydı. Tahta 16 yaşındaki ağabeyi Abdülmecid geçmişti. Abdülmecid kardeşini kafese hapsettiği gibi sistemli bir eğitim almasını da engellemişti. Abdülmecid 1861 yılında veremden öldüğünde halk, onun yerini alan babacan tavırlı, alçakgönüllü, sade ve alaturka giyimli, içkiye uzak duran, bir oturuşta bir kuzuyu bitiren, geceleri ney üfleyen, güreşe, horoz dövüşüne, köçek dansına ve ortaoyununa düşkün, halkın arasına karışmaktan çekinmeyen yeni padişahı sevmişti. Ancak bu sevilen padişahın sonu trajik olacaktı...
49 Minuten
1950’de Kıbrıslı Rumlar İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra pek çok ülkeye tanınan "kendi kaderini tayin" hakkı uyarınca bir plebisit yaparak Yunanistan’a bağlanmak istediğinde Türkiye hâlâ eski tavrını sürdürüyordu. Hatta 1949’da CHP’nin Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, 1950’de ise DP’nin Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü “Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs diye bir sorun yoktur” diyerek Yunanlıların ve Rumların elini epeyce güçlendirmişlerdi. Aslında bunda şaşılacak bir şey yoktu; çünkü o yıllarda hem CHP’nin hem de DP’nin en önemli hedefi Batı bloğuna ve NATO’ya kabul edilmekti. Aynı arzu Yunanistan’da da olduğu için, taraflar suyu bulandırmak istemiyorlardı. Ancak “güvercin” Fuad Köprülü’nün yerine “şahin” Fatin Rüştü Zorlu’nun Dışişleri Bakanı olunca durum değişecekti. Rakiplerinin “sert, kırıcı, yabancı düşmanı, çok zeki” gibi sıfatlarla tanımladığı Zorlu ile birlikte Türkiye aktif biçimde “Taksim” politikasına yöneldi. Aslında bunun için uygun bir zamandı çünkü Mart 1955’de Türkiye, Irak, İran ve Pakistan arasında imzalanan Bağdat Paktı dolayısıyla ABD ve İngiltere, Türkiye’ye toleranslı davranıyorlardı.
55 Minuten
1873’te Manisa’da doğan Hayim Nahum, küçük yaşta Filistin’e giderek İbranice ve Arapça öğrendikten sonra eğitimi için Alliance Israélite Universelle (kısaca Alyans) adlı örgütten yardım istemişti. Hayim Nahum, örgütün yardımıyla Paris’te ilahiyat eğitimi aldıktan sonra 1897’de Alyans için çalışmaya başladı. Bu yıllarda Paris’te II. Abdülhamid’in muhalifleri Jön Türklerle (geleceğin İttihatçıları) ilişki kuran Hayim Nahum, Alyans’ın desteğiyle İstanbul'daki Haham Okulu'nda ilerde kayınpederi olacak, Edirneli Abraham Danon'un yardımcılığına getirildi. 1899 yılında Danon’un kızıyla evlendi ve II. Abdülhamit’in kütühanesinde çalışmaya başladı. Muhtemelen bu görevi sırasında Abdülhamid’in yaveri ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) Merkez Komitesi’nden Selim Sırrı (Tarcan) aracılığıyla bu sefer İstanbul’daki İttihatçılarla yakınlaştı.
53 Minuten
Aydınlanma düşüncesi ve 1789 Fransız İhtilali’nin yarattığı özgürlük ortamından diğer gruplar gibi Yahudiler de yararlanmıştı. 1799’da Napolyon, Mısır Seferi sırasında Yahudilere Akka’nın dışında bir yerde yerleşim kurma sözü verdi, ancak bölgeden kısa sürede çekilince bunu gerçekleştiremedi. 1840’ta, Kudüs’teki Britanya temsilcisi Lord Palmerston “Britanya İmparatorluğu’nun yüksek çıkarlarını korumak üzere” bir Avrupalı Yahudi Yerleşim Kolonisi kurma fikrini ortaya attı ama arkası gelmedi. Başlangıçta II. Abdülhamid Rusya, Romanya ve Yunanistan gibi ülkelerde zulüm gören ve bu yüzden ülkelerinden kaçmak zorunda kalan Yahudileri sahiplenmiş ve onların ülkenin çeşitli vilayetlerine yerleştirmişti. Fakat bu ailelerin Filistin’e yerleşmeleri istenmiyordu. Bâbıâli’nin ısrarını kırmak üzere 1878’de “Şark Meselesi” başlığıyla bir makale yazan ve makalesinde İngiltere hamiliğinde bir Yahudi Devleti’nin kurulması fikrini atan iş adamı Edward Cazelet, İstanbul’a planını görüşmeye gitti. Ancak yanıt değişmedi. Yahudi göçmenler için Adana, Halep ve Mezopotamya’da geniş topraklar vardı. Ancak Filistin’e göç mümkün değildi! Osmanlı ülkesine hicret edecek Musevilerin hükümet tarafından bir işaret verilmeden kabule aykırı hareket eden memurlar şiddetle cezalandırılacaklardı. Bu arada Yahudiler kendi aralarında “Siyon Aşıkları” adlı bir dernek kurmuşlardı. Böylece Yahudilerin Filistin ve Kudüs’e yerleşmesini amaçlayan Siyonizmin de ilk adımı atılmış oldu.