Tarihin Öteki Yüzü Archiv
232 Episoden
46 Minuten
30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Anlaşması sonrasında İstanbul başta olmak üzere Anadolu’nun pek çok önemli şehrinin İtilaf Güçleri tarafından işgal edilmesinden yaklaşık altı ay sonra İzmir’e Yunan askerlerinin çıkartma yapmasıyla başlayan Milli Mücadele Batı’nın düşman olarak tanımlanmasını mecbur kılmıştı. Ancak Cumhuriyet Türkiye'sinde yönetici elitler ile kültür insanlarının ve onların şekillendirdiği halkın Batı’ya yönelik duyguları çok çelişkili oldu.
49 Minuten
Muhaliflerden arınmış İkinci Meclis 11 Ağustos 1923’te açıldıktan iki gün sonra Meclis Başkanlığı’na yine Mustafa Kemal seçildi. Aynı gün Lozan görüşmeleri sırasında Baş Delege İsmet Bey ile sürekli çekişen Rauf Bey istifa etti, yerine Fethi Bey Başbakan oldu. 23 Ağustos’ta Lozan Barış Antlaşması Mustafa Kemal’in elleriyle seçtiği üyelerden 14’ünün muhalefetine rağmen TBMM tarafından onaylanarak yürürlüğe girdikten sonra sıra, Halk Fırkası’na resmiyet kazandırmaya geldi. Fırkanın resmen kuruluşu 11 Eylül 1923, Dahiliye Vekâleti tarafından tescili ise 23 Ekim 1923 olduğu halde, kuruluş tarihi, İzmir’in geri alınışının tarihine denk getirilmek için 9 Eylül 1923 olarak kabul edildi. Dikkat edilirse kurulan partinin adında “cumhuriyet” ibaresi yoktu. Halk Fırkası’na “Cumhuriyet Halk Fırkası” denmesi, dışlanan muhaliflerin Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TpCF) adıyla bir parti kuracakları haberlerinin yayılmasıyla gündeme gelmiş, TpCF’nin kurulmasından bir hafta önce, yani 10 Kasım 1924’te fırkanın adı Cumhuriyet Halk Fırkası yapılmıştı. Haziran 1925’te Şeyh Said İsyanı’nın ardından TpCF kapatıldıktan sonra “cumhuriyet” ibaresi CHP’nin tekeline girecekti.
52 Minuten
Yönetenlerin haksızlıkları ve adaletsizlikleri karşısında yönetilenlerin başkaldırma, ayaklanma, devrim gibi aktif, sivil itaatsizlik gibi pasif yöntemlerle direnme hakkına sahip olup olmadıkları Antik dönemden beri, yönetenler ve yönetilenler ile bazen ilkinin bazen ikincilerin yanında olan düşünürler tarafından ateşli biçimde tartışılıyor. Örneğin Eski Yunan’da ‘Polis’ (şehir-devleti) düzenini bozmak, tanrılara karşı gelmekle eş anlamlı görülmüştür. Bu bağlamda Sokrates’in (MÖ 469-399) ölüme mahkûm edilmesine neden olan başkaldırısı çok ayrıksı bir olay. Sokrates’in öğrencisi Platon (Eflatun) Sokrates’in tavrından çok etkilendiği halde halkın yöneticilere direnme hakkına karşı çıkmıştır. Platon’un öğrencisi Aristo da demokrasiye ve direnme hakkına karşıdır. Peki daha sonraki çağlarda durum farklı mıydı?
50 Minuten
‘Kürdistan’ terimi ilk kez, son Büyük Selçuklu Sultanı Sancar Bey’in (ö. 1157) merkezi bugünkü İran’ın Hemedan kentine yakın Bahar kenti olan ‘Kürdistan Eyaleti’ için kullanılmıştı. Kaşgarlı Mahmud'un 11. yüzyılda kaleme aldığı sanılan Divan-ı Lügat-it Türk'ün ekindeki haritada 'Arzü'l Ekrad' (Kürtlerin Dünyası) ifadesi okunuyordu. Yavuz Sultan Selim (1512-1520) döneminde İran’dan Irak’a, Suriye’den Anadolu’ya uzanan geniş Kürdistan coğrafyasının önemli bir bölümüne hakim olan 28 Kürt beyi (Ümera-yı Ekrad) değişik imtiyazlar karşılığında Osmanlı Devleti’ne bağlı kalmaya söz verdiler. Bu dönemin belgelerinde coğrafi terim olarak ‘Kürdistan’ kullanılıyordu...
47 Minuten
İnönü 25 Ekim 1937 günü başvekillikten resmen istifa ettikten sonra sadece Malatya Milletvekili sıfatıyla evine çekilecekti. Elbette perde arkasında yaşananların Anadolu’nun dört bir yanına yansıması kolay olmayacaktı. Örneğin İsmail Arar’a göre, Güzel Ordu gazetesinin 29 Ekim tarihli nüshasında İnönü’nün resmi basılmış, altına da “Başvekil İsmet İnönü” yazılmıştı. Uyarılar üzerine gazetenin Ordu’da dağıtılan ve başka illere gönderilmek üzere postaya verilen tüm nüshaları toplanarak İsmet İnönü’nün resminin altındaki “Başvekil” sözcüğünün üzeri çizilerek gazete yeniden dağıtıma çıkarılmıştı. Başbakanlıktan ayrılır ayrılmaz gazetelerde ne ismi ne de resmi kalmıştı. İnönü ile ilgili haberlere son verilmişti. Bir yıldan uzun bir zaman içinde İnönü basında unutulmuştu bile. Peki nasıl oldu da, bir yıl sonra İnönü, Atatürk'ün yerine oybirliğiyle Cumhurbaşkanı seçildi?
46 Minuten
Ölünün iç organlarını çıkardıktan sonra ilaçlayarak çabuk bozulmayacak hale getirmeye mumyalama veya tahnitleme deniliyor. Eski kültürlerin pek çoğunda olan mumyalama, insan ruhunun ölümden sonra da hayatını sürdürdüğü inancına dayanır. Mumyalama deyince aklımıza ilk eski Mısır gelir ancak İsmail Hami Danişmend “Türk mumyacılığı çok eskidir, ancak bilinen mumyalar hep İslamiyet'ten sonraki devirlere aittir” der ancak Mısırlıların tekniğini "çirkin bir ameliyat" olarak niteleyen Danişmend Türklere ait tahnit tekniğinden söz etmez. Tekniğini bilmiyoruz ama Osmanlıların 16. yüzyılın sonlarına kadar ölen padişahları mumyaladığını biliyoruz.
49 Minuten
Kızıl Elma bir Türk söylencesi midir? Bugünün Türk milliyetçileri veya ırkçıları, bu soruya kocaman bir ‘evet!’ derler ancak bu konuda ürettikleri metinler bir iki paragrafı geçmez. Çünkü 11. yüzyıl yazarı Kaşgarlı Mahmud’un lügatindeki söylenişiyle ‘alma’nın Eski Türkler için önemli bir meyve olduğuna dair bilgimiz yok. Bazı minyatürlerde yer alan meyve tabağı çizimlerinde elmaya benzer meyveler var ama bunların Kaşgarlı’da adı daha fazla geçen kayısı, şeftali veya erik olması mümkün. Eski Türk kültürü uzmanlarından Emel Esin’e göre ise Kızıl Elma sembolleştirmesi elmaya değil, Eski Türklerde Güneş ve Ay’ı anlatan kızıl topa dayanır. Hatta bu kızıl top ilerleyen dönemlerde ‘muncuk’ adıyla bayrak ve tuğların tepesini süsleyecektir. Buna karşılık Roderic H. Davison, E. J. Gibb veya onlardan nakille Stefanos Yerasimos gibi araştırmacılara göre Kızıl Elma efsanesi erken Bizans’ta doğmuştur. Gelin bu tezlerin izini birlikte sürelim.
45 Minuten
18 Eylül 1937’de, Başvekil İsmet İnönü, TBMM’de yaptığı konuşmada “birkaç aydır Türk efkâr-ı umumiyesini işgal eden fakat bugün artık maziye karışmış olan Tunceli hadisesi” hakkında şunları söylemişti: "Şimdi size, Tunceli’ndeki vaziyetin bugünkü halini arz etmek isterim. Cumhuriyet’in imar ve ıslah programına muhalefet eden, nüfusları az olmakla beraber, altı aşirettir. Bugün bu altı aşiretin ne kadar adamı varsa, bunlar reisleriyle beraber faaliyet imkânından tamamen mahrum bırakılmıştır. Cumhuriyet ordusu ve zabıtası, bu hadise esnasında yaptığı takiplerde, hurafe olarak zihinlerde yerleşen ne kadar uçurum halinde dere ve ne kadar çıkılmaz dağ varsa, hepsini Ankara sokakları gibi baştan başa geçmişlerdir. Kanun götüren ordu, jandarma neferleri- nin, ayak basmadığı yer, inmediği dere ve çıkmadığı tepe yoktur. Cumhuriyet’in ıslahat ve imar programına muhalefet eden bütün engeller ortadan kaldırılmış ve program bir an fasıla vermeksizin ilerletilmektedir. (…) İsyana iştirak eden aşiret reislerinin hepsi mahkemeye verilmişlerdir. Umumi, tabii olan adliye mahkemesine verilmişlerdir. Cumhuriyet idaresinin kuvvetli olduğu kadar, şefkatli ve adaletli olduğunu göstermek itibariyle Tunceli hadisesi en son ve en mukni, bir misal olmuştur.” Başbakan’ın açıkladığına göre devletin kaybı 51 yaralı 30 “şehit” idi. İsyana iştirak edenlerden ise 265 ölü, 20 yaralı vardı. Şimdi sıra Dersim’de dönüşümün başlatılmasına gelmişti. Bu, İnönü’nün başbakan olarak son konuşması oldu. İki gün sonra, Anadolu Ajansı şu haberi geçti: “Başvekil Malatya Mebusu İsmet İnönü’ne talep ve ricası üzerine, Reisicumhur Atatürk tarafından bir buçuk ay mezuniyet verilmiş ve Başvekâlet vekâletine İktisat Vekili Celâl Bayar tayin edilmiştir.”
48 Minuten
24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Barış Antlaşması, birçok alt anlaşma ve sözleşmenin yanı sıra, 1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenen savaş ve "Ermeni Tehciri" suçlarına karışanlara genel af, yasa ve protokoller de içeriyordu. Bu maddeleri, İttihatçı gelenekten gelen mesai arkadaşlarını cezadan korumak isteyen Mustafa Kemal eklettirmişti ancak, dava arkadaşlarını koruyayım derken, "davaya katılmamış/karşı çıkmış/ihanet etmiş" olduğu düşünülen kişilerin cezalandırılması konusunda rejimin elini de bağlamıştı. Bu paradoksu çözmek Lozan Heyeti'nin İkinci Murahhası olan ırkçı-Türkçü Dr. Rıza Nur’a nasip(!) oldu. Büyük tartışmalardan sonra, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne, Milli Mücadele sırasında İtilaf Devletleri'yle ya da İstanbul hükümetleriyle işbirliği yapmış 150 kişiyi af kapsamı dışında tutma hakkı tanındı. Ancak muhaliflerin tasfiyesi bu listeyle sınırlı kalmadı, günümüze kadar "vatandaşlıktan çıkarma" kılıcı muhaliflerin başının üstünde sallandı.
52 Minuten
20. yüzyılın başlarından itibaren, Fransız sömürgeciliğine hem İslamcı gruplardan hem milliyetçi gruplardan hem de solcu gruplardan örgütlü tepkiler gelmeye başlamıştı. Bu üç kesim de farklı nedenlerle Türkiye’deki Kemalist deneyimi büyük ilgi ile izliyorlardı. Kasım 1919'dan itibaren Fransızlar, Adana-Antep-Urfa yöresini işgal ettiklerinde, Fransız birliklerindeki Moritanyalı, Libyalı, Tunuslu ve Cezayirli askerler Moritanyalı, Libyalı, Tunuslu ve Cezayirli askerlerin bir bölümü Türk tarafına geçmişlerdi. Milli Mücadele’nin kazanılmasından sonra da bu askerler Türk vatandaşlığına alındılar, kendilerine bir miktar toprak verilerek Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde iskân edildiler. Ama ilgi bununla sınırlı kaldı. 1830’dan beri Fransız sömürgesi olan Cezayir sorununa uluslararası kamuoyunun dikkatini çeken Komünist Enternasyona…
44 Minuten
İki ülke arasındaki ilişkiler Milli Mücadele yıllarında başlamıştı. Fahir Armaoğlu’nun Sovyet belgelerinden aktardığına göre, anlaşmadan sonraki bir yıl içinde Sovyet Rusya, Ankara Hükümeti’ne karşılıksız olarak 39.275 tüfek, 327 makineli tüfek, 54 top, 62.986.000 tüfek mermisi, 147.079 top mermisi, 1.000 atımlık top barutu, 4.000 el bombası, 4.000 şarapnel mermisi, 1.500 kılıç, 20 bin gaz maskesi ve 10 milyon altın ruble yardım göndermişti. Değişik kaynaklarda değinilen Sovyet Rusya’nın veremediği silahların Almanlardan alınması için Almanya’ya gönderilen 1.760.000 ruble, İtalya’daki bir hesaba yatırılan 1 veya 3 milyon İtalyan lireti, Sovyet Rusya temsilcileri Danilof ve Bagirof tarafından getirilen 200 kilo külçe altın ile Sovyet Rusya’nın parasal yardımı 17,5 milyon rubleye yaklaşıyordu. Ayrıca yüksek miktarda gıda ve tahıl yardımları vardı. Ama en önemlisi Batum’un Gürcistan’a verilmesi şartıyla Doğu sınırı güvence altına alındığı için, Türk orduları Batı Cephesi’ne kaydırılmış ve Yunanlara karşı zaferlerin kazanılması mümkün olmuştu. Sovyet Rusya, kendisi de henüz emekleme döneminde olduğu halde İngiliz emperyalizmine karşı "Kemalist Türkiye"yi desteklemeye, 1923'ten sonra da devam etti.
48 Minuten
Cumhuriyet döneminde ilk bireysel şirket Kemal Film Bir Facia-i Aşk ve Boğaziçi Esrarı adlı filmlerin getirdiği gelirle güçlenince 1923’te Halide Edip’in Ateşten Gömlek filmini sinemaya uyarlamaya karar vermişti. Muhsin Ertuğrul’un çektiği film, Milli Mücadele’yi konu alan ve Müslüman Türk kadınların (Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir) oyunculuk yaptığı ilk Türk filmiydi. 1930’larda yurt dışında eğitime gönderilen Faruk Kenç ve Turgut Demirağ gibi genç sinemacılar, Avrupa’da gördüklerini uygulamaya başladılar. Ancak bu yıllarda ciddi bir sinema endüstrisinden söz edilemezdi. Buna 1923-1932 yılları arasında filmler gösterime girmeden önce mahalli polis tarafından izlenir ve filmin uygun görülmeyen yerleri kesildikten sonra gösterimine izin verilirdi. Nihayet 9 Haziran 1932 tarihinde bir yönetmelikle film gösterimini denetlemek üzere merkezî bir sansür heyeti oluşturuldu. 26 Aralık 1933 tarihli bir başka yönetmelikle de senaryo sansürü başlatıldı.
45 Minuten
Osmanlı ve Japon imparatorlukları arasındaki ilişkileri taçlandırmak için 14 Temmuz 1889’da İstanbul’dan yola çıkan, dönüş yolunda 16 Eylül 1890’da Kumanonada Denizi’nde batan bir geminin hazin hikayesi.
54 Minuten
1 Eylül’de “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri diye biten ünlü bildirgesini yayımladıktan sonra orduyla birlikte İzmir’e doğru ilerleyen Mustafa Kemal, 9 Eylül günü yorgun ordunun konakladığı Nif’in (şimdi Kemalpaşa) biraz ilerisindeki Belkahve’den yabancı harp gemileriyle dolu körfeze ve Anadolu şehirlerinin aksine tek bir dumanın bile tütmediği İzmir’e uzun uzun baktıktan sonra yanındakilere “Bu şehre bir şey olsaydı çok üzülürdüm” demişti. Mustafa Kemal 10 Eylül’de Turgutlu üzerinden İzmir’e geldi. Ordu mensupları ve İzmir’in ileri gelenleri onu karşılarında görünce biraz şaşırmışlardı. Çünkü henüz gelmesini beklemiyorlardı. Şaşkınlık geçince büyük bir coşku yaşandı. Hoş geldin demeye gelenler, çiçekler, çelenklerle süslü bir sofrada yenilen yemek, alkışlar, yaşasın sesleri… Ancak Yunan Ordusu’nun acele ile terk ettiği İzmir’in içi karmakarışıktı. Bu nedenle Mustafa Kemal’I Karşıyaka’da İplikçizadelerin köşküne yerleştirdiler. İstirdat’ın dördüncü gününde güzel hava tersine döndü. İzmir’in en mamur, en güzel, en zengin mahalleleri alevler içindeydi çünkü....
40 Minuten
“Tanrı-Kral” anlayışının “Tanrı’nın oğlu-Kral” anlayışına evrilmesi çok uzun zaman almıştı. Hıristiyanlığın doğuşuyla çağdaş olan Roma İmparatorluğu ise, çok tanrılı (Pagan) bir devletti ve herkes istediği tanrıya inanıyordu ve devlet işleyişinde herhangi bir din esas alınmıyordu. Yani Roma ‘seküler’ (dünyevi) bir devletti. Ama Hıristiyanlığın yayılmasıyla birlikte bu durum değişti. Nitekim Laikliğin ilk işareti sayılan Matta İncili’ndeki “Kayzer’in şeylerini Kayzer’e ve Tanrı’nın şeylerini Tanrı’ya ödeyin” ya da Türkçeye geçtiği şekliyle “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin” ayeti Roma’da Neron döneminde, Hıristiyanlığa yönelik ağır baskılar sonucu ortaya çıkmıştı. Hıristiyan-Katolik doktrinine göre, dünya Adem’le Havva’nın cennetten kovulmasından bu yana Civitas Dei (“Tanrı Sitesi/Devleti’) ve Civitas Terrara (Yeryüzü Sitesi/Devleti) olarak ikiye ayrılıyordu. Katolik Kilisesi ise, Yeryüzü Devleti’ndeki Tanrı Devleti’nin temsilcisiydi. Devletle Kilise arasındaki gerilimi ilk çözen, daha sonra Bizans adını alacak olan Doğu Roma İmparatorluğu’nun başı I. Consantinus’un 313 tarihinde yayımladığı ‘Milano Fermanı’ oldu. Bu fermanla Hıristiyanlık resmen tanındı ve din özgürlüğü güvenceye alındı. Bunun karşılığında da Kilise, Constantinus’u ödüllere, iltifatlara boğdu. Bu süreç Doğu’da Büyük Theodosius ve Batı’da Gratianus tarafından bir adım daha ileri götürülerek Hıristiyanlık, “Resmi Din”; Katolik Kilisesi, “Devlet Kilisesi” ilan edildi.