Anmeldung Registrierung
Auto Hell Dunkel
Erweiterte Suche

Tarihin Öteki Yüzü Archiv

232 Episoden
46 Minuten
Rusya’nın Ukrayna işgali dolayısıyla sıklıkla andığımız Soğuk Savaş, 5 Mart 1946’da İngiliz siyasetçi ve devlet adamı Winston Churchill’in ABD, Missouri’deki Fulton kasabasındaki Westminister Koleji'nde yaptığı ve için Demir Perde teriminin geçtiği uzun konuşma ile başlatılır, 1989-1991’de SSCB’nin ve Doğu Bloku’nun dağılmasıyla sonlandırılır. Soğuk Savaş özetle ABD ile Sovyetler Birliği ve onların müttefikleri arasındaki çatışma, gerilim ve rekabet dönemiydi. Bu dönem boyunca, iki süper güç arasındaki mücadele sıcak çatışmayla sonuçlanmadı ama rekabet birden fazla arenada ortaya çıktı: Yüksek maliyetli savunma harcamaları; muazzam bir konvansiyonel ve nükleer silahlanma yarışı, ideolojik, psikolojik ve casusluk savaşları; spor rekabeti, uzay yarışı başta olmak üzere askeri, endüstriyel ve teknolojik gelişmelerde yarış, askeri koalisyonlar ve vekâlet savaşları.... Bunlar arasında en ilginci de radyo savaşları idi...
50 Minuten
Mondros Mütarekesi görüşmeleri sırasında en büyük tartışmalar İstanbul’un işgal edilip edilmeyeceği konusunda olmuştu. Sonunda Osmanlı Hükümetine güvenliği ve düzeni kontrol edebildikleri sürece işgal olmayacağına dair güvenceler verilmişti. 7 Kasım 1919’da İtilaf Kuvvetleri adına İstanbul’a gelen iki İngiliz subayının görevi, Harbiye ve Bahriye nezaretleri katında irtibat subaylığı yapmaktı. Ertesi gün de ilk Fransız askerî heyeti geldi. Bu iki grubun gelişi sessiz olmuştu. Ancak 8 Kasım’da İtilaf Kuvvetleri’nin Ariane adlı mayın tarama gemisi Galata rıhtımına yanaştı. Ardından işgal genişledi...
53 Minuten
14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin Kuruluş Beyannamesi’ni okuyan kişi David Ben Gurion, Beyannameye imzasını atanlardan biri de Ben Zvi idi. Ben Zvi iki dönem Knesset'e seçildi. Kasım 1952'de Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann'ın ölümü üzerine 8 Aralık'ta cumhurbaşkanı seçilerek bu görevi üç dönem olarak ölümüne kadar sürdürdü. Ben Gurion 1948-1955 ve 1955-1963 arasında iki kez Başbakanlık görevini üstlendi. Bu iki şahsın iktidar döneminde neler olmadı ki?
50 Minuten
İkinci Dünya Savaşı’nın ikinci yılında, 18 Haziran 1941’de Türk-Alman Dostluk Anlaşması’nın imzalanması üzerine o güne dek “aktif tarafsızlık” politikası izleyerek savaştan uzak kalmayı başaran Türkiye’de adeta bayram havası esmişti. Müttefik Devletler Türkiye’nin tarafsızlıktan vazgeçip Mihver Devletleri’nin yanında savaşa girmesinden endişe ediyorlardı. Ancak 200 gün süren Stalingrad muharebesinin 2 Şubat 1943’te Sovyet halklarının zaferiyle sonuçlanmasıyla bu ihtimal azalmış buna karşılık Müttefiklerin yanında savaşa girmesi ihtimali güçlenmişti. Bu konu Müttefiklerce 30-1 Şubat 1943’te Adana Konferansı ve 28 Kasım 1943’te Tahran Konferansı’nda ele alındı. Bu sefer Stalin şüpheciydi: “Ne kadar baskı yaparsak yapalım Türkiye’nin savaşa gireceğini sanmıyorum” diyecekti. Tahran Konferansı’nın ikinci oturumunda Churchill Stalin’e dedi ki: “Eğer Türkiye savaşa girme teklifimizi reddederlerse bunun ciddi siyasi sonuçları olacağını Türkiye’ye söyleriz. Özellikle Boğazların statüsünü etkileyen konularda…” Stalin o gün cevap vermemişti ama konu üzerine ciddiyetle düşünmeye başlaması muhtemelen o gün olmuştu…
48 Minuten
“Holodomor gibi aşırı zorlayıcı meseleleri gündeme getirmiyoruz, çünkü hemen siyasallaştırıyoruz. Halbuki bunlar geçmişin ortak sorunları.” Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin 2008'de böyle demişti. "Holodomor" Ukrayna dilinde “kıtlık yoluyla yok etme” diye çevrilebilir. Ukraynalı milliyetçilerin iddiasına göre 1933'te Ukrayna, Joseph Stalin'in Sovyet rejimi tarafından yönetilen "insan yapımı bir kıtlık" yaşadı. Bunun sonunda yaklaşık 10 milyon Ukraynalı telef oldu. Önce "resmi tezler"e, sonra da "öteki tezler"e bakalım.
51 Minuten
21 Şubat, 1999’dan beri Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından Uluslararası Anadil Günü olarak kutlanıyor. TDK sözlüğüne göre "ANADİL, kendisinden başka diller veya lehçeler türemiş olan dildir. ANADİL HAKKI ise "anadil" niteliğinde bir dili konuşanların bu dilde eğitim görme, basın yayın faaliyetinde bulunma, mahkemelerde ve devlet dairelerinde bu dili kullanma, çocuklarına ve yaşadıkları yerlere bu dilden isimler verme hakkı olarak özetlenebilir. Cumhuriyet tarihi boyunca devletin başta Kürtçe olmak üzere “ANADİL” politikalarına gelince:
48 Minuten
4 Mart 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile başlayan (Mete Tunçay'ın deyimiyle) ‘solda sükûn dönemi’ ancak Cemiyetler Kanunu’ndaki değişikliklerin yürürlüğe girdiği 10 Haziran 1946’da bitmişti ama bu tarihten itibaren kurulan altı sosyalist partiden sadece Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun liderliğini yaptığı Türkiye Sosyalist Partisi (TSP) ile Dr. Şefik Hüsnü’nün liderliğini yaptığı Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi (TSEKP) etkili olabilmişti. Bu iki parti de 1925’den beri yeraltında faaliyet gösteren Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kadroları tarafından kurulmuştu aslında. Bu partilere paralel olarak kimi kendiliğinden, kimi komünistlerin öncülüğünde 100 civarında sendika faaliyete geçti. Bu bağlamda en örgütlü kesimler kömür işçileri, tütün işçileri, mürettipler, kunduracılar ve mensucatçılar idi. Yasaklar kalkar kalkmaz bu kadar çok sayıda sendika kurulması ve dönemin CHP’li Dahiliye Vekili Şükrü Sökmensüer’in dediğine göre bunların 38’inde komünistlerin egemen olması Recep Peker Hükümeti’ni hem şaşırtıp hem de ürkütünce de Aziz Çelik’in tabiriyle “1946 baharı” topu topu altı ay sürmüştü. 16 Aralık 1946 tarihinde alınan bir karar uyarınca İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı, CHP yanlısı İstanbul İşçi Sendikaları Birliği (İİSB) yöneticilerini sadece sorguya çekmekle yetinirken, TSP ve TSEKP ile bu partilerin etkili olduğu sendikaları ve gazeteleri kapattı. Bu partilerin TKP ile ilişkili görülen yöneticileri TCK’nın 141 ve 142. Maddelerine muhalefetten ağır cezalar aldılar. Dolayısıyla 14 Mayıs 1950'de Demokrat Parti'yi ezici çoğunlukla iktidara getirenler arasında bu ağır baskılarla adeta nefes hale gelemez hale getirilen işçi sınıfı da vardı.
49 Minuten
2 Mart 1923 günü, Ankara Hükümeti’nin temsilcisi olarak Lozan Barış Görüşmeleri’ne gönderilen heyetin ikinci adamı olan Dr. Rıza Nur, Türk tarafının görüşmelerde izlediği politikayı TBMM’deki gizli celsede uzun uzun anlatırken, konuşmasının ortalarında sadeleştirilmiş dille şöyle demişti: Şimdi Efendiler, bu azınlıklar meselesi en mühim meseledendir ve azınlıkların hukuku Misak-ı Millimizce kabul edilmiştir. Lozan’da kabul etmek istemediğimiz zamanlarda Misak-ı Millimizi gözümüze dayamışlardır. Biz de kabul ettik…. Lozan’da ahalinin mübadelesini kabul ettik. Mübadele zorla yapılacaktır. Artık Anadolu’da azınlıklar kalmayacaktır. Yalnız İstanbul istisna olmak üzere… (“Ermeniler?” nidaları) Fakat arkadaşlar, kaç Ermeni vardır? (“Yahudiler?” sesleri) İstanbul’da otuz bin Yahudi vardır. Şimdiye kadar bir arıza çıkarmayan insanlardır. (Gürültüler) Museviler malûm, nereye çekilirse oraya giden insanlardır. Tabii, olmasalardı daha iyi olurdu derdim." Bu konuşmada açıkça Rumlardan söz edilmemesinin nedeni, henüz görüşmeler sürerken, 30 Ocak 1923’te Yunanistan ile ayrıca imzalanan (kısa adıyla) Mübadele Anlaşması uyarınca “Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyrukları ile, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyruklarının arasında zorunlu bir mübadele” olmasına karar verilmiş olmasıydı. Oturumdaki tepkilerden anlaşılacağı gibi, bu milletvekillerini tatmin etmemişti elbette, çünkü onlar ülkedeki tüm Gayrimüslimlerin gönderilmesini istiyorlardı!
46 Minuten
10 Nisan 1931’de Ankara’da toplanan olağanüstü kongrede, Türk Ocakları Cumhuriyet Halk Fırkası’na (CHF) katılma kararı almıştı. Türk Ocakları ile birlikte Talebe Birlikleri, Muallimler Cemiyeti, Türk Kadınlar Birliği, Gazeteciler Cemiyeti, İhtiyar Subaylar Cemiyeti, Türk Masonlar Cemiyeti gibi CHF’ye muhalefet edebilecek kurumlar da kapatılmış ya da kendini feshetmişti. Türk Ocakları’nın yerini 19 Şubat 1932’de 14 şube ile faaliyete geçen Halkevleri aldı.
54 Minuten
II. Meşrutiyet Dönemi’nin (1908-1918) ilk Türkçü örgütlenmelerinden biri olan Türk Yurdu Cemiyeti, 31 Ocak 1911’de İstanbul’da kurulmuştu. Kuruluşuna şair Mehmed Emin (Yurdakul) Bey’in öncülük ettiği bu dernekte Akçuraoğlu Yusuf, Ağaoğlu Ahmed, Hüseyinzade Ali Turan ve Müftüoğlu Ahmed Hikmed Bey gibi Rusya kökenli Türkçü aydınlar yer alıyordu. Derneğin yayın organı olan Türk Yurdu’nda yayınlanan yazıların en az yarısı dış Türklere dairdi. Altı ay sonra “190 Tıbbiyeli Türk Evladı” imzasıyla 11 Mayıs 1911 günü yayınlanan beyannamenin ardından 20 Haziran 1911 tarihinde Ağaoğlu Ahmet Bey’in evinde yapılan bir başka toplantıda İttihatçı Dr. Fuat Sabit’in önerisi ile Türk Ocağı adlı bir dernek kurulmasına karar verilmişti. 25 Mart 1912’de İttihat ve Terakki Cemiyeti merkezinde Ziya Gökalp’in de katıldığı bir toplantıda Türk Ocağı’nın resmi kuruluşu gerçekleşti. Ocağın amacı “İslam kavimlerinin en mühimlerinden olan Türklerin millî terbiye, sosyal, iktisadî ve ilmî seviyelerinin ilerletilmesiyle Türk ırk ve dilinin kemaline çalışmaktır” diye belirtilmişti.
49 Minuten
Köy Enstitüleri fikri 1931’den itibaren Türk Ocakları’nın yerini alan Halkevlerinin köy şubelerinin işlememesi üzerine ortaya çıkmıştı. Bu konuda ilk kafa yoran 1933’te MEB olan ancak 1934’de vefat eden “köycü” Reşit Galip Bey’di. Ancak onun misyonu devam etti ve CHP’nin 1935 Kurultayı’nda köy eğitimine ağırlık verilmesi kararı alındı. İsmail Hakkı Tonguç'un İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne atanmasını takiben 1937’de denemelere başlandı. 1939’da Eskişehir-Çifteler, Kırklareli-Kepirtepe, Kastamonu-Gölköy ve İzmir Kızılçullu Köy Enstitüleri açıldı ve 17 Nisan 1940 tarihinde bunlara eklenen on okulla Köy Enstitüleri resmen kuruldu. Ama hikayenin sonu mutlu bitmedi.
51 Minuten
Şark-İslâm devlet geleneğinde toplumların devlet olmanın ön şartı, "bey" veya "sultan" adına hutbe okutmak ve "sikke kestirmek" idi. İlk Osmanlı gümüş akçesi 1326 yılında Orhan Bey tarafından kestirildi. Bu paranın üzerinde "Orhan halledallahü mülkehü" (Orhan Allah mülkünü daim kılsın) benzeri bir ifade ile darp yeri olan Bursa’nın adı vardı. İlk bakır para I. Murad (ö. 1389) döneminde, Sultanî adı verilen ilk altın para ise Sultan II. Mehmed (Fatih) tarafından 1478 yılında kestirildi.
55 Minuten
12 Ağustos-17 Kasım 1930 tarihleri arasında, 98 gün boyunca CHF’ye korkulu anlar yaşatan Serbest Fırka’nın Ankara’nın isteği üzerine kendini feshettiği günlerde, Manisa’da bir esrarkeş kahvehanesinde toplanan bir grup Nakşibendi, daha sonra kendilerine yöneltilecek suçlamalara bakılırsa, halifeliğin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, fes yerine şapka giyilmesi gibi “Devrim Kanunları”ndan duydukları rahatsızlığı dile getiriyorlardı. Grubun lideri Giritli “Derviş” Mehmet, bir süredir İslami halk inancına göre “Deccal”a karşı mücadele etmekle görevlendirilen “Mehdi” olduğuna inanıyordu, çevresindekileri de buna inandırmıştı. Bu grubun Menemen’de gerçekleştirdiği ve Kubilay adlı bir asteğmenle iki bekçinin ölümüyle bitecek olan kanlı olay, Cumhuriyet tarihine damgasını vuracaktı.
50 Minuten
12 Ağustos-17 Kasım 1930 tarihleri arasında, 98 gün boyunca CHF’ye korkulu anlar yaşatan Serbest Fırka’nın Ankara’nın isteği üzerine kendini feshettiği günlerde, Manisa’da bir esrarkeş kahvehanesinde toplanan bir grup Nakşibendi, daha sonra kendilerine yöneltilecek suçlamalara bakılırsa, halifeliğin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, fes yerine şapka giyilmesi gibi “Devrim Kanunları”ndan duydukları rahatsızlığı dile getiriyorlardı. Grubun lideri Giritli “Derviş” Mehmet, bir süredir İslami halk inancına göre “Deccal”a karşı mücadele etmekle görevlendirilen “Mehdi” olduğuna inanıyordu, çevresindekileri de buna inandırmıştı. Bu grubun Menemen’de gerçekleştirdiği ve Kubilay adlı bir asteğmenle iki bekçinin ölümüyle bitecek olan kanlı olay, Cumhuriyet tarihine damgasını vuracaktı.
51 Minuten
“Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan/ Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan…” Ziya Gökalp’in Trablusgarp hezimetinin yaşandığı 1911’de İttihat Terakki’nin edebiyatçı kesiminin Selanik’te çıkardığı Genç Kalemler dergisinde yayımlanan "Turan" adlı şiirin bu son iki dizesi, deyim yerindeyse ırkçı Türkçülüğün amentüsüdür. Peki Turancılığı Osmanlılar veya Türkler mi icat etmişlerdir?